“`html
Yapay Zekânın Politik İnşası başlıklı dizimizin bu bölümünde, Nick Srnicek’in Silicon Empires: The Fight for the Future of AI eserinden uyarlanmış olan “ABD Askerî Çabalarında Yapay Zeka Şirketlerinin Rolü başlıklı yazıyı Diyar Saraçoğlu’nun çevirisi ile paylaşmaktayız. Srnicek, ABD’deki yapay zeka şirketlerinin savunma alanındaki ortak tutumlarının nasıl hızla geliştiğini ve askeri iş birliklerinin nasıl yaygınlaştığını ele alırken, bu değişimin yalnızca politika değişiklikleriyle değil; ekonomik faktörlerle de bağlantılı olduğunu belirtmektedir. Bu durum, devlet-teknoloji etkileşiminin ulusal güvenlik perspektifinden yeniden şekillendiğini gözler önüne seriyor.
Yapay Zekânın Politik İnşası
13 Ocak 2025
2024’ün başlangıcında Anthropic, Google, Meta ve OpenAI, yapay zekâ sistemlerinin askerî kullanımı konusundaki tutumlarını bir araya getirerek karşı duruyorlardı. Ancak, yıl içerisindeki gelişmeler bu durumu köklü bir şekilde değiştirdi.
Ocak ayı itibarıyla OpenAI, yapay zekânın “askerî ve savaş” amaçlarla kullanımını yasaklayan düzenlemeyi sessizce yürürlükten kaldırdı. Ardından Pentagon ile bir dizi projeye imza attığı bilgisi geldi. Kasım ayında, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçildiği günlerde Meta, ABD’nin ve bazı müttefik ülkelerin Llama’yı savunma amaçları için kullanabileceğini açıkladı. Takip eden günlerde Anthropic, ordunun kendi modellerini kullanabileceğini duyurdu ve Palantir ile ortaklık kurdu. Yıl sonu yaklaşırken OpenAI, savunma şirketi Anduril ile iş birliği yapacağını duyurdu. Son olarak, 2025 Şubat’ında Google, yapay zekâ ilkelerinin bazı silahların ve teknolojilerin geliştirilmesine izin verecek şekilde değiştirildiğini açıkladı. 2024 içerisinde, yapay zekânın askerî kullanımı büyük bir normalleşme sürecine girdi.
Bu köklü değişimin bir kısmı, bu teknolojilerin geliştirilmesiyle bağlantılı yüksek maliyetlerden kaynaklanıyor. Genel amaçlı yapay zeka sistemlerinin geliştirilmesi, savunma sektörüyle iş birliğinin elzem olduğunu ortaya koyuyor. İktisatçı David J. Teece, 2018’de “Generatif Pretrained Transformers (GPT’ler), ABD Savunma Bakanlığı’nın mikro işlemci ve diğer erken dönem satın alımlarında olduğu gibi büyük, talepkâr ve gelir artıran bir sektör olduğunda hızla gelişebilir” demiştir. Savunma ihalelerinin bütçe sınırlamaları ve uzun vadeli taahhütleri, bu alanda yeni teknolojilere yönelimi artırıyor. Nitekim, yapay zekâ girişimlerinin büyük yatırımlar alabilmesi, bu durumu kaçınılmaz kılıyor. Ancak, bu faktör sadece dönüşümün hızı hakkında bilgi vermiyor; aynı zamanda ABD’deki bütün önemli yapay zeka laboratuvarlarının benzer bir yönelime gitmesinin ardındaki nedenleri de sorgulatıyor.
Son yıllarda, kapitalist rekabet alanı dikkat çekici bir şekilde değişti: Neoliberal serbest piyasa sisteminden, jeopolitik kaygıların yoğunlaştığı bir yaklaşıma geçiş yaşandı. Neoliberalizmden jeopolitiğe bu kayış, devletlerle büyük teknoloji şirketleri arasındaki etkileşimi anlamayı gerektiriyor. Bu tür devlet-kapitalist etkileşimler, emperyalizmin bir biçimini oluşturuyordu: Lenin, kendi döneminin emperyalizmini, tekelci sermaye ile büyük güçler arasındaki birleşme olarak tanımlamıştı. 20. yüzyıl boyunca bu ilişkiler kendi etkisini sürdürse de, son 20-30 yılda dijital teknolojinin devlet gücündeki rolü ile ilgili yeni bir uzlaşı ortaya çıktı.
Ancak, son yıllarda bu çıkar birlikteliği parçalanmaya başladı. Özellikle 2010’lu yılların ortalarından itibaren, bir dizi süreç bu düzenin sarsılmasına yol açtı; sonucu olarak hem ABD’de hem de Çin’de yeni düzenlemelere dair tartışmalar ortaya çıktı.
Silikon Vadisi Mutabakatı
2010’ların ortalarına kadar, ABD’de “Silikon Vadisi Mutabakatı” isimli bir anlayış hâkimdi. Bu dönemde, siyasi ve teknoloji elitleri arasında, teknolojilerin işlevi ve gelişimi hakkında geniş bir uzlaşı bulunuyordu. Neoliberal perspektifin şekillendirdiği bu düzende, küreselleşmiş veri ve sermaye akışı, her iki tarafın da çıkarlarına hizmet ediyordu.
Silikon Vadisi Mutabakatı, hem teknoloji hem de siyaset elitlerine cazip geliyordu; çünkü bu dönemde teknolojinin öne çıkışı, Amerikan liderliğini pekiştirdiği bir küreselleşme sürecine işaret ediyordu. Teknoloji sektörü, başlangıçta devletin katı jeopolitik gerçekliklerine kıyasla daha ütopik bir bakış açısı taşıyordu ancak her iki taraf da ortak projelerde birleşebileceğini görüyordu.
Pratikte, bu durum teknoloji sektörüne geniş bir özgürlük tanınması anlamına geliyordu. Düzenlemeler ya yoktu ya da kolaylaştırıcı bir nitelik taşıyordu. 1996 tarihli İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. maddesi, çevrimiçi içerik üzerinden sınırlı sorumluluk taşıyan bir yükümlülüğü getiriyordu. Bunun sonucunda “mahkemeler bu standardı uyguladıklarında, hizmet sağlayıcılara karşı açılan birçok davayı reddetti.”
Uluslararası düzleme baktığımızda ise Silikon Vadisi Mutabakatı, ABD’nin diğer ülkeleri Amerikan dijital teknoloji firmalarına zarar verebilecek politikalardan vazgeçirmeye çalışması anlamına geliyordu. Örneğin, Fransa platform devlerine %3 vergi önerdiğinde, ABD misilleme olarak %100 gümrük tarifesi uygulama tehdidinde bulundu. Fransa sonunda bu yasağı uygulamaya geçirdi.
Teknoloji şirketleri üzerindeki uluslararası ticaret düzenlemelerini şekillendirmeye yönelik çabalar da sürüyordu. Son dönemlerde imzalanan ABD-Meksika-Kanada Anlaşması ve ABD-Japonya Dijital Ticaret Anlaşması gibi düzenlemelerde, içlerinde 230. maddenin benzeri hükümler yer almaktaydı. Mevcut yasaların getirdiği sınırlamalar, dijital firma ve şirketlerin hukuki korumalarını başka ülkelerde de yayma çabasını içeriyordu. Ülkeler dirense bile, Trump döneminde bu ticaret anlaşmaları geleceğin dijital ticaretinin “altın standartları” olarak tanıtılıyordu.
Ayrıca, Silikon Vadisi Mutabakatı, Çin’in de içine dahil olduğu ekonomik ve dijital küreselleşme açısından geniş bir boyut kazandı. Ancak, Amerikan iş dünyasının bazı kesimleri Çin’le ticari ilişkilerin artmasından rahatsızlık duyuyordu. Özellikle 2000’li yıllarda, bu durum Amerikan kapitalizminin farklı bileşenleri arasında bir gerilim yarattı. Üreticiler, ucuz Çinli rakiplerin iç pazara girmesine karşı çıkıyordu; sendikalar ise işlerin Çin’e taşeronlaştırılmasına itiraz ediyordu. ABD’nin ulusal güvenlik unsurları da Çin’in devleşen potansiyel gücüne dair endişeleri sürdürüyorlardı. Ancak bu politikaların belirlenmesindeki esas mücadele, Çin’i düşük maliyetli bir iş gücü olarak gören finans ve büyük teknoloji grupları arasında yaşanıyordu.
1990’ların sonlarına gelindiğinde, ABD politikası, Çin’i kapitalist sisteme daha fazla entegre etme hedefiyle net bir şekilde bu ülkeye “açılma” yönüne döndü. 1998’de Clinton, Tiananmen Meydanı olaylarının bastırılmasından sonra Çin’e giden ilk ABD başkanı oldu; bu ziyaret, insan hakları kaygılarının ekonomik çıkarlar karşısında geri planda kaldığını gösteriyordu. Çabuk bir zamanda iki ülke arasında bir ticaret anlaşması yapıldı ve ABD, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılımını destekledi.
Bu girişimlerin arkasında, bu hamleleri destekleyen Amerikan sermaye gruplarının olası jeopolitik krizlerde kritik bir tampon işlevi gördüğü vardı. Siyaset iktisatçısı Ho-fung Hung’un Clash of Empires eserinde, bu grupların, krizlerin hızlı bir şekilde çözülmesinde önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, ABD sermayesi, barışın korunmasında ve ekonomik ilişkilerin sürdürülebilirliğinde etkili olmuştur.
ABD’nin önde gelen teknoloji devleri, Çin ile olan ticari ilişkilerini canlı tutmayı öncelik haline getirmişlerdir. Özellikle Apple gibi şirketler, üretim için düşük ücretli Çin iş gücüne bağımlı hâle gelmiştir. Çin’in orta gelirli bir ülke haline gelmesiyle, bu dev tüketici pazarına duyulan ilgi artmıştır; birçok firma, pazara girmek için Çin hükümetinin şartlarını kabul etmeye razı olmuştur.
Bu süreç, ABD platform sermayesi ile Çin’in bağlantılarını yalnızca ekonomik düzeyde değil, kişisel ilişkilerde de geliştirmiştir. Birçok teknoloji lideri, Çin hükümetinin ilgisini çekmeye çalışmıştır. Özellikle Mark Zuckerberg’in Çince öğrenmesi ve Xi Jinping ile bir görüşmesinde ondan doğmamış kızına Çin kökenli bir isim vermesini istemesi (Xi bu isteği reddetmiştir) dikkat çekicidir. Platform sermayesinin, Silikon Vadisi Mutabakatı’nın önemli esas noktalarından biri olarak, Çin ile entegrasyona verdiği destek büyük bir öneme sahiptir.
Böylece 2000’ler ve 2010’lar boyunca devam eden bu mutabakat, esasen platform sermayesi ile devlet arasındaki şartların örtüşmesinin sonucuydu. Dijital teknolojilerin biçimlendirdiği bir küreselleşmenin önemi konusunda bir fikir birliği bulunuyordu. Hem devlet hem de platform şirketleri, asgari düzeyde düzenlemenin, en yüksek seviyede yenilik ile birleşen bir süreç sunduğuna inanıyordu.
Bu dönem boyunca, ekonomik çıkarlar öncelikli hale gelmişti. Ulusal güvenlik sorunları ikinci plana atılmış; çoğu zaman ticaretin gelişmesi, bu meseleleri çözerek ilerleyeceği inancı hâkim olmuştu. Teröre Karşı Savaş, iddialarına rağmen “varoluşsal” bir tehdit olarak görülmemişti; dolayısıyla ekonomik küreselleşmeyi engelleyecek bir durum olarak değerlendirilmedi. Ekonomik çıkarların entegrasyonu ve teknoloji sektörünün artan gücü, bu unsurları yönetici konumuna getirmiştir; toplumun ve ekonominin yönünü belirleyen önemli aktörler haline gelmişlerdir.
Mutabakatın Çözülüşü
Günümüzde, teknoloji platformları ve devletler arasındaki ilişki, oldukça farklı bir tablo ortaya koyuyor. Jeopolitik kaygılar, artık tüm politika yapıcıların gündeminde önemli bir yer tutmakta ve sermayedarların yatırım kararlarını giderek daha fazla etkilemektedir. Bu dönüşümün en bariz özelliklerinden biri, Silikon Vadisi sermayesinin değişimi ve Amerikan teknoloji elitleri arasında farklı dünya görüşlerinin oluşumudur.
Bir yanda, küreselleşmiş dijital kapitalizmden faydalanmaya devam eden güçlü bir teknoloji grubu mevcut. Bu Büyük Teknoloji firmaları, toplumsal olarak liberal, ekonomik olarak neoliberal bir konumda duruyor. Statükoya karşı ne kadar liberter bir duruş sergileseler de, devletle olan ilişkilerini küresel genişlemeye yönelik kullanma eğilimindeler. Küreselci bir bakışı sürdürme niyetindeler; çünkü güçleri ve iş modelleri, malların, hizmetlerin ve verinin serbest ticaretine büyük ölçüde bağlıdır. Büyük Teknoloji firmaları son yıllarda önemli bir dönüşüm geçirmiştir: Yurt dışındaki menfaatlerinin korunmasında devlete giderek daha fazla güvendiği gözlemlenmektedir.
Diğer yanda ise, etkisi artan yeni bir teknopolitik sağ oluşumu vardır. Bu grup, radikal ideolojileri barındırarak Büyük Teknoloji’nin daha homojen neoliberal perspektifinden farklılaştı. Liberteryen ağ devleti ütopyalarından tekno-monarşist ve açıkça öjenist fikirlere kadar geniş bir yelpazeyi içermektedir. Teknopolitik sağ, Silikon Vadisi’ndeki tartışmalarda daha görünür hale gelmiştir; çoğu zaman Trump yanlısı bir tutum sürdürmüştür. Nihayetinde, bu grup, teknolojinin gelişimine yön veren radikal ideolojileri savunmaya başlamıştır.
Jeopolitik rekabetin artması, aynı zamanda siyasi dikkatin yeniden şekillenmesine, risk sermayesi fonlarının büyümesine ve kamu bütçelerinde değişimlere neden olmuştur. Şirket altyapıları üzerinden dünyayı birbirine bağlamayı hedefleyen eski neoliberal görüşler artık azalmaktadır. Yeni jeopolitik durumu tanımlayan büyük bir güç çatışması ön plana çıkmıştır. Mevcut neoliberal grup, ya işlerini uluslararası düzeyde yayılmaktan avantaj sağlıyor ya da ihracata bağlıdır, buna karşın yeni teknolojik sağ, ABD hükümetini ana alıcı olarak görüsüyle hareket etmekte ve güvenlik gerekçeleriyle üretimi yurtiçine çekmeyi ön plana çıkarmaktadır.
Bu yeni rekabetçi merkez, mutabakat döneminin sona erdiğini gösteriyor. Artık Amerikan teknolojisi ve devletinin nasıl bir arada çalışacağı üzerine bir hegemonya mücadelesi yaşanmaktadır. Önemli gerilim noktaları, teknoloji elitlerinin ve siyasi elitlerin nasıl bir araya geleceği ve uluslararası düzene dair hangi vizyonları içereceğidir.
Yeni teknopolitik sağ, devlet-teknoloji ortaklığının dijital pazarların liberal genişlemesi yerine, dış tehditlere karşı ulusu koruma amacı etrafında şekillenmesi gerektiğini vurguluyor. Bunun en çarpıcı örnekleri, geleneksel savunma sistemlerinin yerini almayı hedefleyen yeni savunma teknolojisi girişimleridir. Pentagon, 21. yüzyılın başlarında 14 trilyon doların üzerinde harcama yaptı; bunun yaklaşık üçte biri, yalnızca beş büyük yükleniciye gitmiştir.
Yeni savunma teknolojileri ise, daha çevik bir startup grubunun hızlı ve uyumlu yenilikler sunabileceği vaadinde bulunmaktadır. Risk sermayedarları da bu paralelde hareket etmeye başlamışlardır. Sektörde meydana gelen yoğunlaşma, önemli yatırım fonlarının bu yeni tekno-milliyetçi vizyona yönelik yönelmesine neden olmuştur. Ayrıca, teknoloji sektöründe çalışanlar arasında yeni bir kültürel değişim gözlemlenmektedir. Geçmişte liberal ve barışçıl bir duruş benimseyen bazı çalışanlar, orduyla yapılan sözleşmelere karşı daha aktif bir tavır sergileyebilmektedir.

Bütün bu gelişmelere bakıldığında, Büyük Teknoloji şirketleri dünya genelinde ulusal güvenlik öncelikleriyle daha sıkı ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Örneğin, Amazon, değişik güvenlik ajanslarıyla önemli iş birlikleri gerçekleştirmiştir; 2013 yılında CIA ve diğer istihbarat birimleriyle iş birliği yapmış, 2020 ve 2021 yıllarında büyük miktarda kamu sözleşmesi imzalamıştır. Ancak bu durum yalnızca Amazon ile sınırlı kalmamış; diğer büyük teknoloji firmaları da güvenlik kuruluşları için özel altyapı geliştirmeye başlamıştır.
Finansal akışların yanı sıra personel akışları da dikkat çekicidir. Teknoloji firmaları ile askeri kurumlar arasında işleyen dayanışma, iki taraf arasında sağlam ve entegre ağların oluşturulmasına katkı sağlamaktadır. Amazon, Microsoft ve Google bu durumu uzun zamandır sürdürmektedir. OpenAI ise 2024’te eski bir NSA yetkilisi olan Paul M. Nakasone’u yönetim kuruluna atayarak bu ilişkilere dahil olmuştur. Uluslararası krizler ortaya çıktıkça, Büyük Teknoloji şirketleri silahlı çatışmalara daha aktif katılımcılar olarak öne çıkmaktadır; Ukrayna hükümetine veri güvenliği sağlamak veya Gazze’de askeri operasyonlara altyapı temin etmeleri buna örnek gösterilebilir. 21. yüzyılın ulusal güvenlik devleti, giderek Büyük Teknoloji firmasının doğrudan yönetiminde gelişmektedir ve bu, dijital devleri yeni bir askeri-endüstriyel konfigürasyona entegre etme çabasını içermektedir.
Sonuç olarak, uluslararası düzene dair vizyonların değişimi de gündemde. Artan tekno-milliyetçilikle birlikte, Çin’in frenlenmesine yönelik ulusal güvenlik kaygıları ön plana çıkarıldı. ABD, gümrük tarifeleri, mali denetimler ve ihracat düzenlemeleri ile neoliberal küreselleşmeden net bir biçimde uzaklaşmıştır.
Çin rekabetini tehdit olarak gösteren söylemler, bazı teknoloji şirketleri tarafından düzenlemelerle mücadele etmek için bir argüman haline getirilmektedir. Önde gelen yapay zeka şirketleri de ABD ile Çin arasında sıfır toplamlı bir mücadele senaryosunu savunmaya başlamışlardır. Örneğin, Sam Altman, yapay zekanın geleceğinin “benzer düşüncelere sahip ülkelerden oluşan ABD liderliğindeki bir koalisyonun” elinde olması gerektiğini savunmuştur. Benzer şekilde Dario Amodei, ABD ile Çin arasındaki yapay zeka yarışının risklerine karşı endişelerini dile getirmiş ve demokrasilerin yapay zeka mücadelesinde zafer kazanması gerektiğini ısrarla belirtmiştir. Ancak, çok uluslu yapay zeka ve yarı iletken şirketleri, jeopolitik çatışmaları artırmaktan kaçınmaktadır; daha liberal bir bakış açısını benimsemekte ve mal, hizmet ile verinin serbest akışını savunmaya devam etmektedir.
Tüm bu gelişmeler, “Silikon Vadisi Mutabakatı”nın önemli ölçüde çözülmüş olduğunu göstermektedir. Bir zamanlar Amerikan devleti ile platform sermayesinin ortak hedefi, ticaret ve teknoloji etrafında küreselleşmiş bir dünya yaratmaktı; ancak bugün bu hedef, tekno-milliyetçi bir yapıda parçalanmaktadır. Silikon Vadisi’nin sağladığı toplumsal liberal unsurlar adeta saldırıya uğrayarak yeni hükümet iş birlikleri oluşturma yoluna gitmektedir. Bugünün dünyası, bir tarafta neoliberal küreselleşme, diğer tarafta küresel düzene dair belirgin bir hakimiyet mücadelesi ile tanımlanmaktadır ve alternatiflerin zorunlu olduğu bir dönemdeyiz; geleceğin belirsizliği ise oldukça dikkat çekici.
(NS/DS/VC)
“`
